|
Cüssesine bakıp aldanmayın... O, heybetli
ve bir o kadar da gösterişli otomobillerin popüler olduğu '60'lı yıllara
damgasını vurmuştu.
Alec Issigonis yarattığı küçük aile
otomobilini kamuoyuna sunduğunda bir devrimin fitilini ateşlediğinin
farkında değildi. O minik otomobil mütevazi boyutlarına rağmen
beklenmedik iç hacmi ve teknik özellikleriyle kısa sürede pek çok
otomobilseverin rüyalarını süslemeye başladı.
‘59 yılında yollara çıktığı gün böylesine büyük bir başarıya
ulaşacağı tahmin bile edilemiyordu. Aradan geçen kırk yılı aşkın
süre sonunda dünyanın gelmiş geçmiş en popüler otomobillerinden
birisi oldu.
Mini’nin satış grafiği hiç kuşkusuz ralli parkurlarındaki
başarısıyla şaha kalktı. Otomobil alışılmışın dışında başarılara
imza attı. ‘60’lı yıllarda ufak tefek yapısına, sınırlı motor gücüne
rağmen, kendisinden daha güçlü araçlara toz yutturdu.
Mini’nin diğer üreticilerce en çok örnek alınan yeniliklerinden
birisi devrim niteliğindeki aktarma sistemiydi. Dönemin çağdaş
araçlarının çoğunda motor öndeydi, arkadan itiş kullanılıyordu.
Uzunlamasına konumlandırılan motor, üzerine monte edilmiş şanzıman
ile gücü tekerleklere aktarıyordu. Bir kaç Fransız otomobili
haricinde önden çekiş sistemine sahip bir araca rastlamak güçtü...
Issigonis ise farkını hemen ortaya koydu. Mini’de çapraz
yerleştirilmiş 4 silindirli bir motor kullanıldı. Motorun altına
yerleştirilen şanzıman sistemi, gücü ön tekerleklere iletmekle
yükümlüydü. Bu hem performans, hem tasarım hem de daha fazla iç
hacim adına oldukça başarılı bir düzenlemeydi.
Issigonis’in mahareti sadece motorla sınırlı kalmadı. Tam bağımsız
süspansiyon sistemi bu farklılığın bir başka kanıtıydı. Dönemin çoğu
aracında yaprak ya da spiral yaylar kullanılırken Mini’de kauçuk
koniler tercih edilmişti. Bu düzenek ile geleneksel araçlardan
ayrılan Mini, iç hacimde de avantaj kazandı. Issigonis aslında
amortisör sisteminde likit bir düzenek kurmayı düşünüyordu. Ancak
’64 senesinde uygulanan bu yeni sistem oldukça başarılı olmasına
rağmen yüksek üretim maliyetleri ve bir takım teknik uyumsuzluklar
sebebiyle rafa kaldırıldı ve kauçuk formuna geri dönüldü.
Üç metrenin biraz üzerinde olan uzunluğuna rağmen Mini, dört
yetişkinin rahatlıkla seyahat edebilmesine imkan tanıyacak kadar
geniş bir iç hacim sunuyordu. Bu konfor, yenilikçi aktarma düzeneği
ve tekerleklerin şasi üzerindeki konumları sayesinde elde edilmiş
bir başarıydı. Sürüş pozisyonu oldukça dik tasarlanmıştı ve
neredeyse yatay olarak konumlandırılan direksiyon simidi ile araç
içindeki hacmin en verimli şekilde kullanılması kurgulanmıştı. Arka
koltuklara geçiş, yatırılabilen ön koltuklarla sağlanıyordu.
Mini’nin hem iç hem de dış tasarımının en ince ayrıntıları bile
tamamen rasyonel verimlilik çerçevesinde düşünülmüştü. Mini’nin
gövde tasarımı ve teknik özellikleri Issigonis’i tam anlamıyla
tatmin etmese de gene de ortaya çıkan sonuç ‘başarı’ya eşdeğerdi.
Mini, bir Austin ve Morris işbirliği olan BMC firması için
tasarlanmıştı. Banttan ilk inen araçlar hem Austin hem de Morris
fabrikalarında üretiliyordu. Marka logosu haricinde her iki
fabrikadan çıkan otomobiller de tıpatıp aynıydı. 1961 yılında
‘Wolsely Hornet’ ve ‘Riley Elf’ isminde iki yeni model daha
üretilmeye başlandı. Her ikisi de makyajlı ön tasarımları ve
uzatılmış, sedanvari arka bölümleriyle dikkat çekiyordu. Riley daha
yüksek bir etiket taşıyordu ve markanın ‘lüks’ yönünü temsil
ediyordu. Hepsinde de 848 cc hacminde, 34 HP güç üreten dört
silindirli “A serisi” motorlar kullanılıyordu. Uygun fiyatı, çekici
tasarımı ve albenisine rağmen Mini, piyasada kendini kabul
ettirebilmek için bayağı uğraştı...
Hafif yapısı, sağlam süspansiyonları ve kendine has tekerlek
konumlandırmasıyla Mini’nin yol tutuşu mükemmel olarak
nitelendiriliyordu. Ancak firma daha güçlü bir versiyon yaratmanın
peşindeydi. Dönemin Formula 1 dünyasından tanıdık ismi John Cooper
otomobilin dört silindirli motorunda yaptığı değişikliklerle 1961
yılında ‘Mini Cooper’ efsanesini başlattı. Cooper, baz modelden daha
geniş hacimli bir motorla donatılmıştı. İki adet SU karbüratör ile
nefes alan motor 55 HP’lik güç çıkışına sahipti. Performansın daha
da artmasına yönelik olarak öndeki tambur frenler disk olanlarla
değiştirildi. Bu oldukça cesur bir hamleydi, zira Ferrari bile bu
fren sistemini GT araçlarında henüz kullanmıştı. 679 Sterlin’lik
etiketiyle bir anda müşterileri çekmeye başlayan Cooper, BMC firması
kurmaylarına ‘buna değermiş’ dedirtmeyi başardı.
Mini bu gelişmeler doğrultusunda otomotiv endüstrisini baş aşağıya
çevirdi ve takvimler ’63 senesini gösterdiğinde artık parkurlarda
boy göstermenin zamanı gelmişti... Bu amaçla John Cooper, daha
hacimli ve güçlü bir motora sahip olan ‘Cooper S’ için kolları
sıvadı. ‘S serisi’ olarak tanımlanan motor, A serisinin modifiye
edilmiş bir versiyonuydu. Böylece 100 HP’ye yakın bir güç elde
edilmiş oluyordu.
Mini’nin başarı öyküsü yarışlarda de tam gaz devam ediyordu. Gerek
ulusal, gerekse uluslararası organizasyonlarda birçok başarıya imza
atan Cooper efsane olma yolunda sağlam adımlar atıyordu. Monte Carlo
Rallisi ve İngiltere RAC Rallisi gibi müsabakalar Cooper’in zafer
kazandığı yarışlardan sadece bir kaçıydı...
Farklı yarış kategorilerine uyum gösterebilmesi için 1964 yılında
Cooper S’in iki yeni versiyonu daha yaratıldı. ‘Cooper 970 S’ adı
verilen ilk örnek 1000 adet üretildi. ‘Cooper 1275 S’ ise orijinal
1071 S’in yerini almıştı. Bu model özellikle 1300 cc altındaki
otomobillerin yarıştığı müsabakalar için üretilmişti. Otomobil,
verilen emeklerin karşılığını fazlasıyla geri veriyordu. 1971
yılında üretimi durdurulana dek sayısız başarıya ve yüksek satış
rakamlarına ulaştı.
Mini markasının bir ‘kült’ olmasındaki etkenlerden biri de ‘Beatles’
topluluğu da dahil olmak üzere birçok sanatçı, aktör ve müzisyenin
favori otomobillerinden olması olarak gösterilebilir. Efsanevi yaşam
öyküsüyle 40 yılı aşkın süredir podyumda kalan bir otomobil Mini...
Bu otomobili belki de en iyi anlatan cümle, İngiliz otomotiv kültürü
dergisi ‘Classic and Sportscar’ın kullandığı manşetlerden birisi:
“Mini, Yüzyılın Otomobili”...
|